otoriteye ters bakışlar

Random header image... Refresh for more!

Anlam

Bazı insanlar için hayat bir anlamlandırma sorunudur. Çevrelerindeki her şeyin bir anlamının olmasını isterler. Bunu bir çeşit takıntı olarak tanımlayanlar var, ben takıntı demiyorum; bir takıntı tanımlamak için bir normal tanımlamak lazım — ki bana göre normal diye bir şey yok. O yüzden içinde benim de olduğum bu insan grubuna anormal demek zor. Ama hayatın bu tarafından (anlamlandırma açısından) bakıldığında değişen değerlendirme kriterlerinin, toplumun genel algısına göre farklı bir yere oturduğunu da teslim etmek gerekli.

Çünkü toplumda genelde insanlar kendilerini konumlandırırlarken genelde çıkar maksimizasyonu yapıyorlar. İnsanın çıkarının ne olduğu, insanın ne olduğuna göre değişir — ki genelde çıkardan kastımız maddî oluyor. Ama bazıları çıkar kelimesinin ima ettiğinin aksine, maddiyat değil anlam arıyorlar. Anlam arayışı, maddiyat arayışından çok farklı bir yelpazeye düştüğü için de toplumun geneline göre çoğunluğun aldığı kararlardan başka kararlar alıyorlar. Bu beraberinde bir hor görülmüşlüğü getirse de, esas problem bu değil.

Problem, anlam arayışının bariz kayıplara sebep olması bile değil. Mesele en çok, insanın böyle zamanlarda doğruyu yaptığını duyabileceği birilerini bulamıyor olmasıdır. Çünkü, sizi çok yükseltecek fakat onurunuzu kıracak bir tercih yerine, sizi hiç de yükseltmeyecek fakat size anlamlı gelecek tercihlere bulaştığınızda topluluğun -sosyal açıdan- aşağılarına doğru yolculuk başlar. Buna siz direnin, kendinize başka anlam ve zihniyet dünyaları inşa edin, baş kaldırın ama tek başınıza başaramazsınız. Toplum sizi aşağı çeker. Çünkü siz, normal değilsiniz. Çünkü bir şekilde anormalsiniz işte, normal birisi böyle tercihler yapar mı, kafayı bozmuşsunuz, raydan çıkmışsınız vesaire.

İşte bizi bazı fantastik şeylerin yapıldığı ülkelerden ayıran şey, toplumun sınırlarının dışına çıkan kişilerin itildiği yalnızlıktır. Herkes yalnızdır, bu insanın trajedisidir — kastım bu değil — mesele, farklılaşmak isteyenlerin, farklılığını kimlik haline getirmek isteyenlerin kendilerini tanımlayabilecekleri, kendilerini yeniden üretebilecekleri sosyal ortamların oluşmuyor olmasıdır. Bugün, belki siyasi tercihler bağlamında “hiç de yetmez ama hadi yine iyi” bir hareketlilikten söz edebilsek dahi, bilimsel arenaya bakıldığında her şey güç gösterisi, her şey maddiyata yönelik stratejidir. Fikir kulüpleri, tartışma ortamları, birilerinin eline tebeşir alıp harıl harıl matematik tartışabildiği — “matematik öğrencileri” milliyetçiliği yapan Matematik Köyü dışında — pek fazla yer yoktur. Bu yüzden bu ülke gerçekten çok sıkıcı bir yer. Korkarım ki, çok uzun bir süre de böyle kalacak…

September 1, 2010   No Comments

İnsan Nedir? [Begley]

Laboratuar fareleri olmasa (yani Amerikalı üniversite öğrencileri) psikoloji bugün nerede olurdu? Bu denekler, görsel sistemdeki bağlantıların anlaşılması için laboratuvarlarda saatlerce optik yanılsamalara maruz kalıyor. Pozitif bir benlik algısı ihtiyacını ortaya koyan testlere tabi tutuluyorlar. Bazı testler sosyal psikoloji teorilerinden “temel yükleme hatası”nı gösteriyor. Bu insanların, davranışları duruma göre değil de (çocuğu az önce duvarı parmaklarıyla boyadığı için değil) onların kişiliklerine bağlayarak (sinirli biri olduğu için bağırıyor) açıklama eğilimini tanımlıyor.

Tekrarladığım “insan” sözcüğü konusunda temkinli olmalı. Psikologlar bir keşif yaptığında, bulguları dergilere, ders kitaplarına ve toplum bilgisine insan doğasının çehreleri olarak yansır; evrensel değerde ve evrimin sonucu olgular. Bazı bilim insanları üniversite ikinci sınıf öğrencileri hakkındaki bir keşfin, örneğin Amazon Ormanları’ndaki Tsimane kabilesine uygulanabileceği hakkında şüphelerini dillendirse de pek çok buluşa “insan zihnini aydınlatıyormuş” muamelesi yapılıyor.

Devamı…

August 18, 2010   No Comments

WikiLeaks ve Medya Devrimi

Onu bir sonraki Harry Potter filminde görecek olsanız şaşırmazdınız. “Karanlık Sanatlara Karşı Savunma” dersi için Hogwarts’a gelen yeni büyücü öğretmen rolünü rahatlıkla oynayabilirdi. Hatta Harry Potter dünyası için pek uygun görünen gizemli adını bile değiştirmezdi. (Soyadı İngilizce’de “saldırmak-assault” ile “tertip etmek-arrange” fiilleri arasında bir yerde tınlıyor.) Üstelik eserin orijinaline uygun bir şekilde, onun karanlık sanatlara karşı mı, onların yanında mı olduğunu da ilk bakışta anlayamazdınız. Devletlerin ve özel şirketlerin sırlarını ifşa eden internet sitesi Wikileaks’in kurucusu ve görünürdeki tek temsilcisi Avustralya vatandaşı Julian Assange işte böyle tuhaf bir adam. Rengi ışığa göre sarıyla gri arasında değişip duran dümdüz saçları, yüzüne dökülerek ona hem yumuşak hem de tekinsiz bir hava katıyor. Yavaş bir tempoda, tane tane ama yine de düzensiz bir şekilde konuşuyor. Sanki sofradan kalkar kalkmaz topluluk önünde bir konuşma yapmaya zorlanmışçasına, sözcükler ağzından hem keyifsizce hem de hazım güçlüğü çekiyormuş gibi dökülüyor. Ama kendinden ve söylediklerinden emin olduğu da aşikâr. Söyledikleri bir kenara, Assange’ın son bir, iki yıldır yayımladığı belgeler dünyanın her tarafında ses getirdi. Wikileaks, ulaştığı -ya da ona ulaşan- kaynaklar, müthiş hızı, her yerde olabilme ve her şeyi birden yayımlayabilme kapasitesiyle, skandalları deşifre eden yeni nesil bir yayın mecrası olma yolunda idmanını tamamladı. Tartışma büyüyor. Bu internet sitesi kimilerine göre kamuyu bilgilendirmenin yeni ve dolaysız yolu, kimilerine göre de sadece bilgi kirliliği yaratan anarşist bir yapı. Her ne olursa olsun soru ortada: Bu tuhaf adam ve yöntemleri gazeteciliğin geleceğini bugünden değiştiriyor mu?

Devamı…

August 9, 2010   1 Comment

Apolitik Radikalizm

Son zamanlarda referandumun da etkisiyle bizim memlekette çok etkin olan apolitik radikalizmi çok daha iyi gözlemlemeye başladık. Olay şu: Görüşleri farklı yelpazede de olsa, radikalizm konusunda birleşen insanlar kendi kafalarında bir sistem inşa ediyor. Haliyle günlük olaylar, günlük yaşam ve günlük siyaset sistem içi olarak tanımlanarak reddediliyor. Böylece bakkalda yaptığınız alışverişten tutun da, desteklediğiniz siyasi partiye kadar herşey sizi sistemin uşağı yapmaya yetiyor ve bu radikaller açısından da günlük siyaseti kategorik redde pseudo-teorik bir zemin sağlıyor…

Bu zihniyetin altında temiz bir dünya varsayımı var. Dolayısıyla bu zihniyete göre, sistem içinde yaptığınız her hareket sizi sisteme dahil ediyor, idealde temiz olan dünyayı kirletiyor… Dolayısıyla bu mantıktan hareketle en doğru hareket bu pislik içinde “hareket etmeyi” bırakıp, temiz bir dünya için radikal bir savaş (devrim, cihat vesiare) ilan etmek oluyor. Böylece bu kişiler size her hareketinizle saldırabiliyorlar. Kola içmenizi veya ayakkabı markanızı işaret edebiliyorlar. Kendileri de bu kurallardan müstesna değil. Yani kola içmeyi reddederken, Philip Morris‘in sigaralarını içebiliyorlar. Yani istedikleri radikalizmin teorik düzeyde asla başarılamayacağını görmelerine rağmen, bu radikalizmde -görmemekte- ısrar ediyorlar…

Bu arkaplanı radikal islam, radikal kemalizm, radikal sosyalizm ya da envai çeşit akımda görmek mümkün. Bu gruplar olana ve yaşanana müdahale etmeyi, onunla uğraşmayı bırakıp, “sistemin dışından” çağrılar yapıyor; yaşanan sıcak gelişmelere “sistem içi oyunlar” olarak bakıyorlar. Oysa toplum hareketleri, neresinden bakarsanız bakın sosyolojik gerçekliklerdir. Bir kişi, bir vakayı yorumlarken içinden baktığı şablonu dinamik halde tutmalı ve çıkarımlarını doğrulamalı veya yanlışlamalıdır. Bu bir norm değil, yapılabilecek mantıklı eylemlerden birisidir. Fakat eğer kişi bir olaya bakarken kendi şablonunu statik halde tutmaya devam ediyor ve illa ki olayları o şablona uydurmaya çalışıyorsa, uyduramadığı hallerde de “bunlar sistem içi saçmalıklar” diyerek sahadan kaçıyorsa bu grup giderek marjinal bir cemaat haline gelir; başka bir yere gitmez…

Bugün bir siyasi partiyi desteklemek veya muhalefet etmek; aynı şekilde referandumda evet veya hayır demek için pek çok sebebiniz olabilir. Bunlar tartışmaya açık ve test edilebilir olmalıdır. Kategorik sınıflandırmadan dolayı “evet” ya da “hayır” demek sizi birey yapmaz. Sırf AKP yapıyor diye hayır demek sizi diğerlerinin ve kararsızların gözünde “kendi içine kapalı marjinal bir cemaat” haline getirir. Anayasayı  mücadele vererek aşama aşama, aşındıra aşındıra değiştirmek, yeni anayasa talebiyle yönetenleri zorlamak yerine; bir gece nereden geleceği belli olmayan bir radikal hareketle değiştirmeyi amaçlamak akıldışı ve aynı zamanda demokrasi dışı bir varsayımdır.

Sözün kısası, günlük siyasette boğulmak ve siyasetbiliminden kopmak ne denli tehlikeliyse; günlük siyasetten koparak herşeyi kategorik olarak reddetmek ve hayali sistemleri reddederek huzura ulaşmak da o denli tehlikelidir. Herşey bu denli kolay olsaydı, Harvard kütüphanesinde 13 milyon kitap olmazdı.

August 8, 2010   6 Comments

Hataylı Kitapçı

Hatay’ın Harbiye bölgesinde, insanın ayakları suların içinde otururken şelalelerin yanında bira içilebilen onlarca mekan var. Bunlardan birinde keyif çattıktan sonra, çıkışta yokuş yukarısında aşağıdakilerin gelmesini beklerken orada bulunan korsan kitapçıdaki kitaplara göz gezdirmeye başladım. Aşağıdakiler yokuş çıkışında arabayı haşat edince, bekleyecek epey vakit oldu. Bu sırada kitapların fiyatını sorarken, tezgahın arkasında Hasan Bülent Kahraman’ın Türk Siyasetinin Yapısal Analizi kitabını gördüm. Kitabın satılık olup olmadığını sormam üzerine kitapçı şaşırarak “Sen Türkiye’de yaşamıyor musun, böyle kitapların korsanı olur mu?” diye sordu. Bunun üzerine sohbete başladık.

Tezgah onun değilmiş, orada durduğu için para alıyormuş. Aldığı parayı olduğu gibi kitaplara veriyormuş. Hangi yazarın ismi geçtiyse hepsinin kitaplarını okuduğunu söyledi. Öyle ki Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce‘nin 9 cildini de okumuş (Bu dokuz cilt bir ortaokul çocuğu boyu eder). Aylık takip ettiği fazlaca mecmua varmış. Biraz edebiyatçı tavsiyesi istedim o da en muhafazakarlarından verdi sağolsun. Neden bunca bilgisini bir gazetede yazı yazarak kullanmadığını sordum. Yazı yazmayı beceremediğini söyledi. Bir süre bir gazete okumaktan dahi aciz olup da siyaset hakkında atıp tutan insanlardan bahsettik. Ben “Eskiden bol bol tartışıyordum ama artık hiç sabredemiyorum” dedim, kendisi de aynı şekilde hissediyormuş. Sonra da sanki üstüme vazifeymiş gibi Türkiye’deki sosyal bilimci profilini konuştuk.

Bir ara söz korsan kitaplara geldiğinde, “Aklı olan bu kitapları okur mu?” dedi. Ama bu kitaplar talep görüyormuş. Gerçekten tezgahta Oğuz Atay, İhsan Oktay Anar gibi isimler dışında saçmalıktan başka bir şey yoktu.  Böyle bir korsan kitapçıyla tanışmak ilginç bir tecrübe oldu.

Aşağıdakiler sağ salim yukarı gelmeyi başarınca vedalaşıp, arabaya bindim. Oraya giderseniz benden selam söylersiniz.

August 7, 2010   8 Comments

Haftalık (1)

Bugünlerde blogcularda böyle bir adet yaygınlaştı: Kısa aralıklarla sağda solda dikkatlerini çeken şeyleri yayınladıkları ufak yazılar. Ben de böyle yapayım diyorum, haftalık dedik ama bakalım nasıl seyredecek…

* Öncelikle toparlayıp, yazı yazacak bir şeyler bulamadığım için değinemedim. Bir süredir hayvan vahşetlerine olan dikkatim ve isyanım çok üst bir boyuta çıktı. Buna sebep olan şey ilk olarak sanırım hepinizin malumu ABD’de sayın BP sayesinde gerçekleşen petrol felaketi… Hayvanların nasıl bir hâle geldiğini şuradan görebilirsiniz. Ardından Çin’de bir felaket gerçekleşti… Greenpeace’in söylediğine göre, Çin hükümeti olayla pek ilgili değilmiş. Normal… Hangi devlet görevlisi çevre için üstünü başını parçalar acaba? Bir diğer dikkatimi çeken şey ise, yunuslarla ilgili bir haber oldu (S. sağolsun). Bununla birlikte aynı gün izlediğim boğa güreşleriyle ilgili video da artık son noktayı koydu.

Karşımızda çok vahşi bir tablo görüyoruz. Bunun karşılığında ise çevre aktivistlerinin yaptığı sadece demokratik teamüllere uygun, barışçıl eylemlerden ibaret. Peki, bunlar ne denli yeterli? Bu denli bir vahşet yakında ekolojik faşizm ve ekoterörizmi canlandırabilir. Çevreciliğin gelişmeye başladığı yerlerde artık herkes bu vahşi kapitalistlere karşı, demokratik mücadelenin ne sağladığını sorguluyor. Almanya temelli bir felsefe akımı olan faşist ekoloji ise tekrar yükselip, bir tür ekoterörist örgüte teorik zemin olabilir. Peki bu petrol vahşetine sebep olan adamlar böyle eylemlerle öldürülse ne hissedersiniz?

* Diğer bir sıcak konu referandum. Bu konuda tavrım net, daha demokratik olan her adımı destekliyorum. Ancak referandumla ilgili her zamanki gibi sıkıntılarım var. Hayırcılar, evet verecek olanları yine demokratik saygı çerçevelerini aşarak eleştiriyorlar. Buna karşılık hükümete yakın olan bazı yayın organları, bugün hayır verecek olanları “Hain” olarak nitelemişler… Al birini vur ötekine, her yer otoriteryenizm. Şimdi daha demokratik adımlar vesaire diyoruz ama; manzara bu. Buraya getirip en demokratik anayasayı koysak, bu linç kültüründe, bu ideolojilerini ahlaksızlığın etrafına saran kitlelerin elinde ne değişebilir? Bunu sormamak elde değil…

* Dikkatimi çeken bir şey kütüphanelerle ilgili Taha Kıvanç’ın yazdığı güzel bir yazı. Şurada.

* Bir de bizim Burak, arabesk kültürüyle ilgili bir yazı yazmış… Gerçi Friendfeed’e “yavşak bir yazı” diye spot vermiş, haliyle Fazıl Say’a giydirmesini bekledik ama, modernizmin ruhu yine gelmiş her tarafı sarmış.  Burak yazının sonunda -arabesk dinleyenleri yarı suçlayarak- Fazıl Say’la tam olarak aynı yere varmış. Bu Zeitgeist –o kadar da diyorum– artık değişmiş durumda; ama dinleyen kim… Mesele modern, batılı ya da çağdaş olmak değil; modernizm temel olarak bazı şeyleri, bazı yaşam tarzlarını diğerlerinden ileri görmektir… Haliyle bu epistemolojik bir hurafedir. Burak’ın -ve klişe söylemle bir kültürü diğer tüm ötekilerden üstün olarak kültleştirmiş bir anlam dünyasına sahip olanların- bir tür epistemolojik kopuş yaşamaları — yani patika bağımlılığını artık bırakmaları gerekiyor… Ki bu ancak yaşamak isteyenin becerebileceği bir şey. Postmodernizm, Postyapısalcılık gibi şeyler diyorlar; dünya değişti diyorlar; bilgi çağı diyorlar… Bunlara bir bakmak lazım. Biz bir kez daha buradan davet edelim.

July 26, 2010   2 Comments

Güzel

GE üssünden bir görüntü.

July 25, 2010   6 Comments

Enformasyon ve Kaos [Cogito]

Claude Shannon 1948 yılında enformasyon teorisi hakkında o günden bu yana artık birer klasik haline gelen iki makale yayınladığı zaman, enformasyon tesadüfilik ile bir anılır olmuştu. Shannon enformasyonu Boltzmann’ın entropi denklemine çok benzer bir denklemle tanımlamıştı. Enformasyon ve entropinin birbirinin karşıtı olduğunu öne sürmek üzere Maxwell’in Cini’ni kullanan Leon Brillouin’e karşıt olarak, enformasyon ile entropiyi birbiriyle değişebilir terimler olarak kullanmıştı Shannon. [...] Shannon [...] enformasyon ile entropiyi birbirine denk görerek düzensizliğin basitçe düzenin yokluğu olarak değil de pozitif terimlerle enformasyonun varlığı olarak görülebileceğini ima etmişti.

İşin ironik yanı da şu ki böyle bir olasılığı gündeme getiren Shannon, bu imanın olası sonuçlarını düşünmeyi reddetmişti. Böyle büyük felsefi kaygıları zaman kaybı olarak değerlendirmişti. Hatta başka bilimciler onun çalışmasında başka disiplinlere taşınabilecek imkânlar bulduklarında, bu kişileri enformasyon teorisinin yalnızca çok sınırlı, teknik bir alanda uygulamaya konulabileceği yolunda uyarmıştı. Bu makale yazılalı otuz küsür yıl geçtikten sonra, Shannon’un enformasyonu kavrayışının kaosun yeni bir şekilde algılanabilmesinin önünü açtığından ötürü devrimci bir karakter taşımış olduğunu söylemek mümkün. Kaosu azami enformasyon olarak yeniden tanımlamak isteyen teorisyenler onun bu teorisini benimsemişlerdi. Bu suretle kaosu bir yokluk ya da eksik olarak değil de dünyada yeni olan her şeyin kaynağı olarak gören bir bakış açısı doğmuştu.

Düzenli Düzensizlik Olarak Kaos: Çağdaş Edebiyat ve Bilimde Değişen Temel, N. Katherine Hayles, Cogito, sayı: 62, 2010.

Kaosla ilgili bu yazının geri kalan genişçe kısmı ve başka makaleler içeren bu Cogito sayısını herkese tavsiye ederim.

July 18, 2010   No Comments

Bir Sufinin Beyin Fotoğrafı [Newsweek]

Bu satırları okuyorsanız nefes alıyorsunuz demektir. Ama aldığınız nefes bedeniniz için yararlı bir hızda mı? Ya da farklı bir nefesle beynin derinliklerinde bir yerde benliği unutmak mümkün mü? Beyin tüm bilinmezliğiyle araştırmacıların iştahını kabartırken, son yıllarda hızla gelişen teknolojinin de yardımıyla peşpeşe yapılan bilimsel çalışmalar bu karanlık dünyanın kapılarını yavaşça aralıyor.

Devamını Okuyun…

July 13, 2010   No Comments

‘Bilimadamlığı’ Tartışması

Soru sormak, bazen cevap vermekten daha güç bir iştir. Her teori, bir sorudan yola çıkar. ‘Soru’nun formüle edilme biçimi teorik çerçeveyi biçimlendirir ve bu alet kutusunun yardımıyla girişilen araştırmanın sonucunda, bir gerçeğin keşfine ulaşılabilir veya ulaşılamaz. Bilim tarihinin açıkça gösterdiği üzere, bir gerçeğin keşfine, ancak uygun şekilde formüle edilmiş bir sorudan hareketle varılabilir. *

NTV Bilim’in Mayıs 2010 sayısında Forum bölümünde yayınlanan Prof. Dr. Ali Demirsoy’un “Bilimadamı nasıl olmalı?” başlıklı yazısını eleştiren, ‘Bilimadamlığı’ Ahkâmı başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Bu yazıyı eposta yoluyla NTV Bilim’e de yollamıştım. Onlar da Temmuz sayısında bu yazıyı olduğu gibi yayınlamış ve bana bir cevap yazmışlar. Galiba biraz da kızmışlar…

Ama bana cevap yazan editör bazı yerlerde hatalı. Bazı şeyleri tekrar açıklamak gerekiyor.

Bu yazının girişinde, yukarıda alıntıladığım metne bakarsanız, bunun benim eleştirimle yakından ilişkili olduğunu görürsünüz. Bir kere yazının daha başlığı, eleştirilen zihniyeti ele veriyor. Sorulan soru: Bilimadamı nasıl olmalı? Daha en baştan bazı sınırların geleceği, bir tarifin yapılacağı anlaşılıyor. Bu sorudan zaten doğru bir cevap çıkamaz. Çünkü soru tamamen modernist bir zihniyetle formüle edilmiş. Tamam, ömrünü bilime vermiş birisinden bahsediyoruz – öyleyse memnuniyetle kendisinden hayat tecrübelerini ve bilimci olmak hakkındaki fikirlerini dinleyebiliriz. Ama hocamız böyle yapmıyor. Tamamen soyut bir tarif veriyor. Yazıda Ali Demirsoy’un kendi bilim tecrübelerine dair bir şey yok. Soyut ve düşünsel açıdan hapsedilmiş bir “bilimadamı” tarifi var. Sorun, bu tarifi yapmanın çok kuvvetli bir epistemolojik temel gerektirmesi. Ama Ali Demirsoy bunu da kurmuyor…

Ben de basitçe bu sınırlara itiraz ediyor ve böyle sınırların konulamayacağını söylüyorum. Editör ise bu itirazı “had çizgisinin güzergâhını tarif etmek” olarak tanımlıyor. Halbuki benim ve Demirsoy’un önerdiği çerçeveler karşılaştırıldığında, hangisinin daha özgürlükçü bir çerçeve çizdiği birazcık tefekkür ile anlaşılabilir sanıyorum.

Tartışmanın can damarı ‘tarafsızlık’ meselesi. Demirsoy, bilimcinin tarafsız olması gerektiğinin altını çiziyor, NTV Bilim editörü de aynen destekliyor. Yani bilimci olmuş bir insan, tüm insani özelliklerini bir kenara koymalı, bir ortak ‘akl’a gelmeli ve o akıl içinden düşünce üretmeli. Bunun dışında günlük hayatına dönebilir. Bu normatif yaklaşım, düşünceyi tektipleştirici bir yaklaşım olduğu gibi modernizmin de tipik bir yansıması. Daha en baştan, “Tarafsızlık nedir?” dediğimizde dahi çökebilecek oldukça zayıf bir önerme. Tarafsızlık meselesi felsefede oldukça yoğun tartışmalara konu oluyor. Bilimsel düşüncede bir mutlak tarafsızlık ‘tarif etmek’, tıpkı fizikte mutlak uzay-zaman tarif etmek gibi bir şey… Ama fiziksel açıdan kolayca anlaşılabilen bu imkânsız çaba, epistemolojik açıdan sanırım bu denli kolay anlaşılamıyor. Ve hâlâ ısrarla bilimcinin tarafsız olması gerektiği vurgusu yapılıyor.

Vicdan kontrol grubu özelliği taşımaz” diyor editör. Peki o zaman neden -mesela- James Watson’ın zencilerin zekâ seviyelerine dair yaptığı ırkçı açıklama mahkûm ediliyor? Sanırım editör buna, “Çünkü doğru değil” diye bir cevap vermeyecektir. O zaman “Doğru olsaydı ne yapardık?” sorusu epey bir anlam kazanır. Yani zencilerle beyazların IQ seviyelerini karşılaştıran bir korelasyon elde etmeye çalışan bir bilimsel çalışmanın -evet böyle bir çalışma gayet bilimseldir- ırkçılık yapmak anlamına geldiğinin anlaşılmasında vicdan rol oynamayacaksa, ne rol oynar? Editörün cümlesi, niceliksel analizle çıkarılmış her şeyi “bilim” olarak kabul edip, niteliksel analizi tamamen safdışı eden bir yaklaşımı yansıtıyor. Ki biz buna pozitivizm diyoruz. Oysa bilim nicel verilerin analiz edildiği “mekanik” bir uğraş değil, verilerin tam zıt istikametlerde de yoruma açık olduğu tamamen taraflı ve göreli bir uğraştır. Ama görünen o ki, bu son yüzyılda sıkça tartışılan bilim felsefesi konularına en aşina olması gerekenler oldukça yabancı bir konumdalar…

Son olarak atom bombası Einstein ile ilişkilendirilerek şöyle yazılmış:

“Pasifist ve antimilitarist” Einstein’ın ABD başkanına yazdığı mektubu hatırlayalım: “Biz bu bombayı yapmazsak Naziler yapacak, acele etmeliyiz sayın başkan.” O mektupla başladı Manhattan Projesi, o mektup olmasaydı masum insanlar ölmeyecekti. Şimdi, o berbat bombaların tüm suçunu Einstein’a atmak epey makul görünüyor gibi, ne dersiniz?

Bir olguyu tarihsel bağlamından koparttığınızda karşınıza çıkan manzara son derece yanıltıcı olabilir. Editör de maalesef bu durumdan muzdarip. 1941′de Pearl Harbor’un bombalanması ile 1 milyon kişinin gönüllü askere yazıldığı ve Nazilerin yarattığı dehşetin bine bin katılarak boy boy gazetelerde anlatıldığı bir ülkede -üstelik bir Yahudi olan- bilimcinin böyle bir mektuba imza atması bir karşı-argüman olarak öne sürülmüş. Fakat, Einstein -NTV Bilim de iyi bilir ki- asla Los Alamos’a gitmedi, bombaya hiçbir katkı yapmadı. O mektuptan duyduğu derin pişmanlığı nükleer silahlanmaya karşı aktivizme yönelerek yok etmeye çalıştı. Ama başka bir fizikçiyi burada hatırlatmak yerinde olur: Bilimadamının yaptığı çalışmadan dolayı hiçbir sorumluluğu olamayacağını aynen söyleyen Richard Feynman, bombaya teorik ve pratik anlamda çok şey kattı ve bomba atıldıktan sonra “başarıyı” şampanyayla kutlayan bilimciler arasındaydı. Şimdi taşlar yerine oturuyor mu?

* Ortadoğu geri mi?, Mehmet Ali Kılıçbay, Newsweek Türkiye, 11 Temmuz 2010

July 13, 2010   4 Comments